DURMAK YOK...
0507 8179799
0506 2140488

Maturidiyye Akaidi

BİLİNMESİ GEREKEN AKAİD KAVRAMLARI
SELEF: İlk alimler.Akaid meselelerinde nasda varid olanı aynen kabul edip teşbih ve tcsime düşmemekle beraber te’vilede gitmeyen Ehli Sünnet-i Hassaya selefiyye denmiştir.Rasulullah ve ashabının, itikadda izlediği yolu aynen takip edenler.

HALEF: Sonra gelen alimler.Kelam tarihinde İmam Gazali’ye kadar olan alimlere mutekaddimin.Gazali’den itibaren gelenlerede muteahhirin denir.

ALEM: Allah’tan başka mevcud bulunan herşey.

ARAZ: Var oluşu, ancak kendisini taşıyan başka bir varlıkla hissedilebilen, kendi başına boşlukta yer tutamıyan şey

AYN: Kendi başına boşlukta yer tutan ve arazlara mahal teşkil eden, taşıyan şey.

ASLAH: Allah hakkında muhal olan

BATIL: Boş, yanlış, çürük, devamsız

BEDİHİ İLİM: Düşünmeden, delile başvurmadan ilk bakışta meydana gelen bilgi

BİDAT: Sonradan icad edilen şey.

CAİZ: Olması, bulunması düşünülebilen

CEBR: Mecburiyet, zorlama.

CEVHER: Boşlukta bizzat yer tutan ve varlığını bizzat hissettiren şey.

EHL-İ KIBLE: Kabeye müteveccihen namaz kılmanın farzıyyetini kabul edenler.

EZEL: Başlangıcı olmayan geçmiş zaman.

FASIK: İlahi emirlerin dışına çıkan.Büyük güah işleyen veya küçük günahları devamlı irtikab eden müslüman.

HADES-HADİS: Yaratılmış olmak.Yokken sonradan var olmak.Varlığı kendisinden olmamak.

HAKAAİK-I EŞYA: Eşyanın hakikati

HİKMET: İşin ve sözün en güzeli, en sağlamı.Neticesi iyi ve güzel olan iş…

İMAN: İnanma, inanç, tasdik.

İRADE, MEŞİET: Dileme, isteme

İSİM: Bir mananın karşılığına konulan ve bütün kelime çeşitlerini içine alan müfred lafız.

İSTİDLAL: Bir şeyi isbat etmek için delil ileri sürmek.

MA’LUM: Bilinen, bilinebilen.

MASIYET: Boyun eğmeme. Dinen yasak edilen bir şeyin bilerek ve kasden yapılması.

MEKAN: Mahal, yer. Cismin işgal ettiği düşünülen yer.

MUHAL, MÜMTENİ: Olabilmesi, bulunabilmesi düşünülemeyen.

MÜBTEDİ’: Bidat yolunu tutan.İtikatta Ehli sünnetten ayrılan.

MÜMKİN: Var olması yada yok olması düşünülebilen.

MÜSEMMA: İsmin karşılığına konulduğu mana

RIZIK: Yiyecek, içecek.Canlının gıdalandığı şey.

SIFAT: Kendi başına boşlukta yer tutamayan, zatın bazı halerini açıklayan şey.

ŞEK: Şüphe, tereddüt

TAAT: Boyun eğme

TASDİK: Doğrulama, gerçekliğini kabul etme.

TENAKUZ: Fikirlerde çatışma.

TEKVİN: Var etmek, varlık sahasına çıkarmak.

TESELSÜL: Birbiri ardınca zincirleme devam etme.

TEVİL: Döndürmek, irca’ etmek.

BAZI AKAİD MEZHEBLERİ
BATINIYYE: Şiaya mensubiyet iddia eden, fakat islam müelliflerice İslam dışı kbaul edilen fırka.Nasların (delillerin) zahiri ve batıni manaları bulunduğunu, zahirin kabuk teşkil ederek asıl maksud olan mananın batın olduğunu söylerler.Batıni manaları ancak kendilerince kabul edilen Ma’sum imamlar bilir.
Çaşitli islam memleketlerinde değişik adlar almışlardır.Batınıyyenin, aslında Allah’ı ve mukaddesatı inkar ettikleri, nefsin arzu ettiği şeyleri mübah gördükleri kabul edilir.

BERAHİME: Brahmanlar. İslam müelliflerine göre bu Hind telakkisinde kainatın hudusu ve Allah’ın birliği kabul edilmekle beraber nübüvvet inkar edilir.Bu sebeple de tenkide tabi tutulur.

CEBRİYYE: Kulun hiç bir fiil, irade ve kudrete sahip bulunmayıp yalnızca ilahi fiillere sahne teşkil etmeye mecbur olduğunu kabul edenler.En meşhur kolu Cehmiyyedir.

CEHMİYYE: Cehm b. Safvan’ın görüşlerini benimseyenler.Allah’ın sıfatlarını, ru’yetullahı (Allah’ın görülebilmesini) ve kulun iradesini inkar ederler.Cennet ile cehennemin sakinleriyle birlikte fani olduklarını kabul ederler.

DEHRİYYE: Zaman (dehr) ile maddenin ebediliğini benimseyenler.Allah’ı ve ahiret gününü inkar ederler.Onlara göre kainat kadim olup tabiat kanunlarına veya feleklerin devrine tabidir.

FUDAYLİYYE: Havaricin tali fırkalarından biri.İsmet-i enbiya hakkında kabulu mümkün olmayan görüşleri vardır.Havaricin bir kolu olan Ezarıka’nın da benzer görüşleri mevcuddur.

GULAT-I REVAFIZ: (Revafız burada şia manasında kullanılmıştır.) Gulat, şiaya intisabettikleri halde görüşlerinde islam dairesinin dışına çıkan müfritlerdir.Hazreti Ali ile kabul ettikleri diğer imamları tanrılaştırırlar.Teşbih, tecsim ve hulule inanırlar.

HAŞVİYYE: Allah’a sıfat nisbet etmekte ifrata düşüp ona cisim izafe edenler.Nasların zahirini bile yanlış ve kaba bir anlayışla tefsir ederler.

HAVARİC: Meşru devlet reislerine isyan edenlere verilen umumi addır.İslam tarihinde ilkin tefrika çıkaran, Hazreti Ali’nin ordusundan baş çekip ayrılan Havaricdie.
Havaric, Hazreti Osman ile Hazreti Ali’yi, Cemel vakasına katılan ashabı, Hakem hadisesine rıza gösterenleri ittifakla tekfir ederler.Günah işleyenleri tekfir ve gayri adil devlet reisine karşı çıkmanın vücubuna da çoğunlukla hükmederler.Bir çok kollara ayrılırlar.

İBAHİYYE: Kulların, kötülüklerden kaçınmaya ve emrolunanları yapmaya kudreti olmadığını söyleyen, kadın ve servet ortaklığını benimseyen ve tasarruf perdesi altında gizlenen zümre.Başta Hasan Sabbah olmak üzere Batınıyye müntesibleri bunlardandır.

IBAZIYYE: Havaric fırkasının başlıca kollarından biri.Abdullah b. İbaz’a tabi olmuşlar ve ona nisbetle anılmışlardır.İbazıyyeye göre kendilerinden olmayan Ehli kıble, kafirdir.Müşrik değil fakat nankör manasına kafir sayılır.

KADERİYYE: Kaderi inkar edenler.Olmuş ve olacak bütün hadise ve eşyanın ezeli olan ilm-i ilahide mevcud olup yazılı bulunduğunu kebul etmeyenler: kullara ait fiillerin Allah’ın yaratmasıyla değil, kulun icadıyla meydana geldiğini iddia edenler.Çoğu zaman Mutezile ile birleşilir, fakat Kaderiyye Mutezile’den önce zuhur etmiştir.

KERRAMİYYE: Muhammed b. Kerram’a tabi olanlar.Allah’a cisim ve mekan izafe ederler.Onun hadislere (sonradan meydana gelen) mahal teşkil ettiğini kabul ederler.Klabin tasdiki olmaksızın bile imanın sahih olabileceğini savunurlar.

MUATTILA: ‘Kıdem’ mefhumunu sadece zat-ı Bari’ye tahsis etmek ve Allah’ın birliğini (tevhidi) tam manasıyla isbat etmek gerekçesiyle Cenab-ı Hakkı sıfatlardan tenzih edenler.M’bed el-Cuheni ile Cehm b. Safvan başta olmak üzere Mutezile muattıladan sayılır.

MUHAKKİME: Havaricin ilk zuhur eden zümresidir.Sıffin harbindeki ‘Hakem’ hadisesine rıza göstermeyerek ”Hüküm yalnız Allah’a aittir” demişler ve Hazreti Ali ordusundan ayrılmışlardır.
Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Muaviye’yi, Cemel ve Sıffin vakalarına katılanları, hakemleri ve onlara rıza gösterenleri, ayrıca her günah işleyen mümini tekfir ederler.

MUKANNAİYYE: Horosan’lı Mukana’a bağlı olanlar.Maveraunnehir taraflarında faaliyet göstermiş, sapık batınıyye ve müşebbihe akidelerine sahip, aslında gayri İslami bir fırka.Mukanna’, haram ve farz tanımıyordu.Tanrılık iddiasında da bulunmuştur.

MUTEZİLE: Hasan-ı Basri’nin talebelerinden Vasıl b. Ata’nın hocasını terk ederek (i’tizal) kurduğu akaid mezhebine mensub olanlardır.Kaderiyye diye de anılırlar.
Kul kendi fiillerini, kendine ait müstakil bir irade ile yapar, Allah’ın bunda bir dahli yoktur.Aksi takdirde Allah’ın insanları cezalandırması zulum olurdu, gibi görüşleri vardır.En sapkın mezheplerden birisidir.

MÜCESSİME: Allh’a cisim izafe edenler.Sıfat-ı İlahiyyeyi inkar edenlere mukabil ona sıfat nisbet ederken ifrata düşüp zat-ı ilahiyyeye cisim ve mekan izafe edenler.Kerramiyye bunlardandır.

MULHIDE: Doğru yoldan çıkanlar.İslam dininden ayrılanlar, münkirler.İslamiyyete intisab iddia ettikleri halde aslında İslam dışı olan Batınıyyenin Horosan yöresindeki adı.

MÜNECCİME: Allah’ı inkar edip, kainatın yaratılış ve işleyişini kadim telakki ettikleri yedi yıldıza bağlayanlar.

MÜRCİE: Günahkar müminin azab olunmayacağını umanlar veya ona ait bir hüküm vermeyip bunu ahirete tehir edenler.Mutezileden sonra zuhur etmiştir.Günahkar müminin (fasık) iman-ı kamil sahibi bulunduğunu savunurlar.

MÜŞEBBİHE: Halikı (yaratanı), mahluka (yaratılana) benzetenler.Allah’u Teala’ya sıfat izafe ederken aşırı gidip teşbihe düşenler.Zat-ı ilahiyyeyi bile diğer zatlara teşbih edenler vardır.Bir kısmı şiadan olmak üzere bazı kolları vardır.Mukannaıyye bunlardandır.

NECCARİYYE: Hüseyin b. Muhammed en-Neccar’a bağlı olanlar.Sıfatı maaniyi ve ru’yetullahı inkar hususunda Mutezileye uymuşlardır.

SALİMİYYE: Hallac-ı Mensur’un (sekerat halinde iken iddia ettiği) hlul görüşünü benimseyen Muhammed b. Ahmed b. Salim el-Basri’ye mensub olanlar.Teşbih ve hulul gibi gayr-i islami görüşlere sahipdirler.

SENEVİYYE: İyiliğin yaratıcısı Nur ve kötülüğün yaratıcısı Zulmet olmak üzere iki tanrıya inanırlar.

SÜ-FESTAİYYE: Miladdan önce beşinci asırda Eski Yunanda zuhur edip eşyanın hakikatının sabit olmadığı veya olsa bile insan bilgisinin buna ulaşamıyacağını iddia edenler.İslam kaynaklarında indiyye, inadiyye ve laedriyye olmak üzere üç gurupta mutalaa ve tenkid olurlar.

SÜMENİYYE: Kainatın kıdemine ve tenasuha inanan, beş duyudan başka bilgi kabul etmeyen putperest Hind inanışına bağlıdırlar.

ŞİA: Hazreti Ali taraftarları.İmamların masum olduğuna inanırlar.Akaid meselelerinde bir kısmı ehli sünnete, bir kısmı müşebbiheyeye çoğuda Mutezileye uyarlar.Bir çok kollara ayrılırlar.

ZEYDİYYE: Ali Zeynelabidin’in oğlu Zeyd’e mensub ola şia fırkası.Akidede Mutezilenin yolunu izlemişlerdir.

EHLİ SÜNNET İMAMLARI
Akaidde Ehli sünneti temsil eden günümüze kadar gelen en pak ve temiz olan iki mezheb vardır.Bunlar Maturidiyye ve Eşariyye’dir.Aralarında ince ve küçük konularda ayrılık olsada, genel olarak bir ihtilaf söz konusu değildir.

Bizim itikadda mezhebimiz Maturidiyye olmuştur.

İMAM MATURİDİ
Alemul Huda, İmamul Huda, İmam Ebu Mensur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Maturidi…
İmam Maturidi, h.238/m.852′te Mevaraünnehir’de bulunan Semerkand’ın Maturid kasabasında doğmuştur.h.333/m.944′te Semerkand’da vefat etmiştir.

O, islama çok değerli hizmetler vermiş öncü islam alimlerinin başında gelir.Maveraünnehir’de Ehli Sünnet’e nisbet edilen Kelam ekolünün kurucusu ve mümessilidir.Te’vilatul Kuran ve Kitabü’t Tevhid gibi eserlerinden anlıyoruz ki, Maturidi, kelam, tefsir, mezhebler tarihi, fıkıh ve fıkıh usulunda derin bilgi sahibiydi.

İmam Maturidi’nin hocaları, ilimlerini İmam-ı Azam’a uzanan Ebu’n-Nasr el İyazi, Ebu Bekr Ahmed el-Cürcani ve Muhammed b. Mukatil er-Razi’dir.Bunların hocası ise İmam ebu Yusuf ve İmam Muhammed’den okumuş olan Ebu Süleyman b. Musa el-Curcani’dir.

Gerek Eş’ari gerekse İmam Maturidi, Mu’tezile ve diğer bidat mezheblerine galebe çalabilmek için, hasımlarının aklı selime uygun taraflarını almışlar ve Ehli sünnet’in kelamı’nın kurucusu olmuşlardır.Ehli sünnetin Kelam metodunu daha ziyade doğru ve ilmi bir şekilde başlatan, akla ne nakle de layık oldukları değeri vererek bu iki asla bağlı kalan ve bu şekilde islam akaidini açıklamaya çalışan, İmam Maturidi olmuştur.

İmam Maturidi’nin elinde hocalarından okuyup rivayet ettiği İmam Azam’ın risaleleri, Akaid’den, ilm-i Kelama dönüştü.Bu risaleler inanılması lazım gelen Ehli SÜnnet akidesini açıklayan bilgiler idiler.Maturidi bunlarla beyan edilen akaidi, başka nakli deliller ile takviye etti ve aklı kesin delillerle destekledi.Akaid’in teferruatını burhanlarla kesinleştirip kuvvetlendirdi.

O, Mevaraünnehir ülkesi ve diğer islam bölgelerinde Ebu Hanife ekolünün kelamcısı, Ehli sünnet Vel-Cemaatın reisi oldu.Bu sebeple akaidde hanefi mezhebi, Maturidi’ye nisbet edildi.Böylece az bir kısım hariç, hanefi olan kelamcılara Maturidiyye denildi.

Bir çok kelamcı ve araştırıcılar, Maturidiyye diye anılan bu ehli sünnet mezhebinin asıl kurucusunun İmam Maturidi değil, İmam-ı Azam Ebu Hanife olduğunu, Maturidi’nin ise onun yazdığı akaid esaslarını akli ve nakli deliller ile destekleyerek açıkladığını ifade ederler.

İMAM EŞARİ

Eş’ariyye ekolünün temsilcisi olan Ebu’l Hasan Eş’ari’nin uzun adı Ali b. İsmail b. Ebı Bişr İshak b. Salim b. İsmail b. Abdullah b. Musa b. Bilal b. Ebı Bürde b. Muse’l-Eşari’dir.

Doğum tarihi tam olarak bilinmemekle beraber 260/873-74) tarihinde Basra’da dünyaya gelmiştir.İmam Eşari’nin hayatını doğumundan on yaşına, on yaşından Mutezil’den ayrılışına ve bundan sonraki hayatı olmak üzere olmak üzere üç devrede incelemek mümkündür.

1-Doğumundan 10 yaşına kadar:
Bu dönem O’nun çocukluk ve ilk tahsilini tamamladığı dönemdir ki, çeşitli ilimler tahsil etmiş ve daha ziyade babasının ahlakı ve ilmi terbiyesinde bulunmuştur.

2-On yaşından Mutezile’den ayrılışına kadar:
Otuz yıllık bir dönemi kapsayan bu dönem O’nun, üvey babası Ebu Ali el-Cubbai ile ilmi yakınlığı bulunduğu dönemdir.O kelam ilmini de Cubbai’den öğrenmiştir.Fıkıh’ta Hanefi olan Eşari, itikatta hocasının tesiriyle koyu bir Mutezile mezhebi savunucusu olmuştur.
Hicri 300 senesinde O’nun Mutezile’den ayrılarak, Ehli sünnet akidesine bağlandığı bilinmektedir.

Rivayete göre, İmam Eşari ilmi olgunluğa eriştikten sonra Mutezile’nin delilleri onu tatmin etmemiş ve bu görüşleri terketmiştir.Bu karara vardıktan sonra 15 gün evine kapanmış ve bu süre sonunda bir Cuma günü Basra camiinde minbere çıkarak şunları söylemiştir:”Ey insanlar, beni tanıyanlar beni tanır.Tanımayanlarda kendimi tanıtıyorum ben falan oğlu falanım.Ben Kuran’ın mahluk olduğunu, Allah’ın gözlerle görülemeyeceğini, kötü fiillerimizin kendimizin yarattığımızı söylüyordum.Ben bunlardan tövbe ediyorum ve bu fikirlerden vazgeçiyorum.Ey insanlar ben bu süre zarfında evime kapandım ve bu fikirle ilgili delilleri düşündüm.Onların hiçbirisi bana tercih sebebi olarak uygun gelmedi.Yüce Allah’tan bana hidayet etmesini istedim.O da bana şu yazmış olduğum şeyleri hidayet etti.Bunun üzerine şu elbiseden soyunduğum gibi bütün içinde bulunduğum fikirlerden soyunuyorum.”

3-Kırk yaşından ölümüne kadar:
Mutezile mezhebinden ayrılıp, selef akidesi üzere geri kalan hayatını devam ettiren Eş’ari, yaklaşık 25 yıllık bu süre zarfında bol bol eser telif etmiş ve selef akidesini müdafaa ile geri kalan ömrünü geçirmiştir.Ehli Sünnet adına üslendiği müdafaa ile büyük taraftar kazanmış ve kendisinden sonra gelişecek olan Eşariyye ekolünün kurucusu ve temsilcisi olmuştur.

Irak, pek çok bidat mezhebinin çıktığı bir bölgeydi.İmam Eşari, Revafız, Karamita ve özellikle Mutazile ile çok şiddetli ve gürültülü cedel ve münakaşalarda bulunmuştu.

MELEKLERE İMAN
Meleklere iman, herhangi bir şüphe ya da tereddüt osöz konusu olmaksızın kesin olarak var olduklarına inanmak demektir.Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

”O peygamber kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü’minlerde.Onların herbiri Allah’a O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı:”(Bakara 285)

Meleklerin varlıklarını inkar eden bir kimse kafir olur.Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
”Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse artık o hiç şüphesiz uzak bir sapıklığa düşmüştür.”(Nisa 136)

Melekler Allah’ın yarattığı nurani varlıklar olup, yemeleri ve içmeleri yoktur.Aynı şekilde erkeklik ve dişilikleri de yoktur.Dolayısıyla çoğalma gibi bir özellikleride yoktur.Allah’ın ”ol” emri ile meydana gelirler.Görevleri Yalnızca Allah’ın buyruklarını yerine getirmek ve O’na itaat etmektir.
Meleklerin hilkatleri pek büyüktür.Onların kanatları vardır.Ancak bu kanatları devasa kuş kanatları olarak algılamak yanlıştır.
Melekler Allah’ın ordularından birisidir.
Melekler Allah’ın izin verdiği yer, zaman ve görev ile eşya gibi cismani ve insani şekillere girebilme gücüne sahiptirler.

Hıristiyanlarda meleklerin dişi olduğu inancı yaygındır.Onlar haşa ”melekler Allah’ın kızlarıdır” demektedirler.Bu sapkın inancı resim ve minyatürlerinde de göstermektedirler.Ayrıca çizgi filimler ile çocukların beyinlerine kazımak istemektedirler.Çizgi filmlerde melekler, kanatlı ve dişi suretinde çoğu zaman çıplak bir halde anlatılıyor.Bu tehlikelere çok dikkat etmemiz gerekiyor.

Meleklerin pek çok görevleri vardır.
Kimileri arşı taşımakla, kimileri vahiy ile, kimileri dağlar ile görevlidir.Kimileri kulların amelini kaydetmekle, kimileri kafirlerin ruhunu kabzetmekle görevlidirler.
Onlardan mü’minlere mağfiret dileyen, dua eden melekler olduğu gibi, ilim meclislerine, zikir halkalarına tanık olup onları kuşatanlar da vardır.Salih kimseleri korumakla, onların sıkıntılarını gidermekle görevli olan meleklere olduğu gibi, kafirleri lanetlemek, üzerlerine azab indirmekle görevli olanları da vardır.

Yüce Allah, dünya hayatının bir gereği olarak onları görmemizi engellemiştir.Ayrıca bu, ümmet-i Muhammed’e bir imtihan olmuştur.

KİTAPLARA İMAN

Yüce Allah, kitaplarını, rasullerine, insanları hidayete iletmek için indirmiştir.

”Elif, Lam Ra. Bu (Kuran), insanları Rablerinin izniyle, karanlıklardan nura, yegane galip, hamde layık olan (Allah)’ın yoluna çıkarman için sana gönderdiğimiz bir kitabtır.”(İbrahim 1)

Genel olarak 104 kitap vardır.Bunların 4′ü büyük kitaptır.100′ü ise sahifelerdir.
Dört büyük kitab:
1-Zebur: Davud (aleyhisselam)’a
2-Tevrat: Musa (aleyhisselam)’a
3-İncil: İsa (aleyhisselam)’a
4-Kuran:Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e

Yüz sahife:
1) 10 sahife: Adem (aleyhisselam)’a
2) 50 sahife: Şit (aleyhisselam)’a
3) 30 sahife: İdris (aleyhisselam)’a
4) 10 sahife: İbrahim (aleyhisselam)’a indirilmiştir.

Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen bütün kitaplara inanıyoruz.Ancak, Kuran-ı Kerim’den başka diğer kitapların sonradan bozulduğunu da biliyoruz.

Kuran’ı Kerim ise Peygamberimize indirildiği şekli ile kıyamete kadar duracaktır.Lafız itibarıyla Kuran’ın değiştirilmesi imkansızdır.Çünkü Kuran, Allah’ın korumasındadır:
”Elbette Kuranı biz indirik ve Muhakkak ki O’nu (tahrif ve diğişikliklere karşı) biz koruyacağız.”(Hicr 9)

Bu gerçeği günümüzde, Kuran’ı değiştirmek isteyenler bile mecburen kabul etmiştir.Bir çok denemeleri başarısız kalmış, çeşitli sebepler ile bu emellerine ulaşamamışlar.

İngiltere, altın karışımı harfler ile yazılan bir Kuran basıyor.Ancak Kuran’da kasıtlı olsa gerek bazı yerler lafız itibarıyla değiştiriliyor.Bu Kuran’lar Mısır’a gönderiliyor.Ramazan ayında bir camide hafızlar hatim okurken, hatmi Kuran’dan yüzüne okuyarak takib edenler hafızın okduğu yerde bu oynamanın yapıldığını görüyorlar.Yapılan araştırma ile Kuran’ın İngiltere’den geldiği anlaşılıyor.Acilen bütün bu mushafllar toplatılıyor.Mevla’nın korumasıyla bu hamlede başarısız oluyor.

Lafzı ile oynayamayacaklarını bildikleri için manasını çevirmeye çelışmaktadırlar.Ünlü ilahiyat prof.ları bu işi üstlenmektedir.

Kuran’ı Kerim, alemlerin Rabbinin kelamı, O’nun apaçık kitabı, O’nun sapasağlam ipidir.Allah’ın Rasulü’ne bir anayasa olsun, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın, doğru yola ve sırat-ı mütakim’e iletsin diye indirmiştir.

Kuran’ı Kerim’in bütün emirlerine ve yasaklarına inanmak ve kabul etmek farzdır.
Bir kimse, Kuran’ın tümüne inanıp da sadece bir ayetini inkar etse dinden çıkar.
Yine bir kimse Kuran’ın tümünü kabul etsede sadece bir ayetin hükmünün geçerli olmadığına, olamayacağına inansa kafir olur.

”…Yoksa siz O kiabın bir bölümüne inanıyorsunuz da, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rüsvaylıktan başka değildir.Kıyamet gününde de onlar azabın en çetinine itileceklerdir.Allah, ne yaparsanız gafil değildir.”8Bakara 85)

Ehli sünnet vel-cemaata göre:
Kuran’ın kişisel görüşlere dayalı olarak tefsir edilmesi caiz değildir.Çünkü böyle bir tutum Allah katında bilgisizce söz söylemek türündendir.Kitap ve sünnette sabit olmuş nasslar gereğince tefsir edilmesi, bundan sonra ashabın görüşlerine baş vurulması, şeri ilkelerin dışına çıkılmaması gerekir.

”….Ve o (şeytan), Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi ister.”(Bakara 169)

PEYGAMBERLER’E İMAN
Ehl-i Sünnet vel-cemaat, yüce Allah’ın kullarına müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere, insanları hidayete iletmek ve karanlıklardan çıkartıp, nur’a ulaştırmak için hak dine davet eden rasüller, peygamberler gönderdiğine kesinlikle inanır.
Onların çağrıları toplumları şirk ve puterestlikten kurtarmak, çözülüş ve bozuluştan arındırmak içindi.Onlar risaletlerini tebliğ ettiler, üzerlerindeki emaneti eksiksiz yerine getirdiler, ümmetlerine samimiyetle öğüt verdiler.Allah yolunda gereği gibi cihat ettiler.

Bu peygamberlerden bir tanesini inkar edenler, tümünü inkar etmiş gibi olurlar.Nitekim Mevla Teala:
”Şüphe yok ki Allah’ı ve peygmberini inkar ederek kafir olanlar bir de Allah’la peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler ve:’kimine inanıyoruz, kimini inkar ederiz’ diyenler böylece bunun arasında bir yol tutmaya yeltenenler, işte onlar gerçek kafirlerin ta kendileridirler.Biz o kafirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.Allah vepeygamberine iman edip, onlardan birini diğerinden ayırmayanlara ise ecirlerini verecektir.Allah bağışlayandır, çok merhamet edendir.”(Nisa 152)

Allah-u Teala bir çok peygamber göndermiş, bunlardan bazısınıda Kuran’ı Kerim’de zikretmiştir.Kuran’ı Kerim’de ismi zikredilen 225 resul ve peygamber vardır.Bunlar:
1-Hazreti Adem (aleyhisselam)
2-Hazreti İdris (aleyhisselam)
3-Hazreti Nuh (aleyhisselam)
4-Hazreti Hud (aleyhisselam)
5-Hazreti Salih (aleyhisselam)
6-Hazreti Lut (aleyhisselam)
7-Hazreti İbrahim(aleyhisselam)
8-Hazreti İsmail (aleyhisselam)
9-Hazreti İshak (aleyhisselam)
10-Hazreti Yakub (aleyhisselam)
11-Hazreti Yusuf (aleyhisselam)
12-Hazreti Eyyub (aleyhisselam)
13-Hazreti Şuayb (aleyhisselam)
14-Hazreti Musa (aleyhisselam)
15-Hazreti Harun (aleyhisselam)
16-Hazreti Zülkifl (aleyhisselam)
17-Hazreti Yunus (aleyhisselam)
18-Hazreti Davud (aleyhisselam)
29-Hazreti Süleyman (aleyhisselam)
20-Hazreti İlyas (aleyhisselam)
21-Hazreti Elyesa’ (aleyhisselam)
22-Hazreti Zekeriyya (aleyhisselam)
24-Hazreti Yahya (aleyhisselam)
24-Hazreti İsa (aleyhisselam)
25-Hazreti Muhammed (aleyhisselam)

Kuranda ismi geçen üç mubareğin peygamber olup olmadığı ihtilaflıdır.Bunlar:
1-Hazreti Üzeyir
2-Hazreti Lokman
3-Hazreti Zülkarneyn

Peygamberlerin kendilerine has bazı özellikleri bulunması gerekmektedir.O, bu sıfatları sayesinde yüce Allah ile kullar arasında elçilik yapma liyakatini kazanmış olur.Allah Teala şöyle buyurur:”Allah, elçiliğini nereye tevdi’ edeceğini çok iyi bilendir.”(Enam 124)

Peygamberlerde bulunması vacib olan özellikler:
1-Sıdk:Doğruluk demektir.Peygamberler son derece doğru insanlardır.Asla yalan söylemezler.Oldu dedikleri olmuştur, olacak dedikleri zaman gelince mutlaka olacaktır.
2-Emanet:Güvenilir olmak demektir.Peygamberler her hususta güvenilir kimselerdir, asla hıyanet etmezler.
3-Fetanet:Akıllı ve uyanık olmak demektir.Peygamberler yüksek zeka sahibidirler.
4-İsmet:Günah işlememek demektir.Peygamberler gizli ve açık hiçbir günah işlemezler.
5-Tebliğ:Bildirmek demektir.Peygamberler Allah’tan aldıkları dini hükümleri olduğu gibi hiçbir değişiklik olmadan insanlara bildirmişlerdir.

Müslümanların büyük çoğunluğuna göre peygamberlerin küfürden ma’sum oluşu vahiyden önce de, sonra da sabittir.

Peygamberlerin vahiyden önceki haline göre bazı mezheblere göre, peygamberler vahiyden önce de masumdur.Bize göre ise peygamberlerin vahiyden önce günah işlemesi, nadir olmak şartıyla, mümkündür.Böylelerinin hali nübüvvet anına hemen iyiliğe ve istikamete dönüşür.

AHİRET GÜNÜNE İMAN
Ehli sünnet’in temiz inancı ahiret konusunda da kendisini gösterir.Bazı mezhepler ve günümüzde bu mezheblerin fikirlerini aşılamaya çalışan bazı sözde beyaz, nursuz ve ateşle oynayanlar bu konularda çeşitli sapıklıklara imza atmaktadırlar.Kimisi cehennemin ebedi olmadığını iddia ederken, kimisi de hıristiyanların ve yahudilerinde cennete girebileceklerini ileri sürmektedir.
Bunların hepsi çok yanlış ve saf inancımızı kirletmeye yönelik atılmış adımlardır.Msülümanların araştırmalarını yaparak bu küfür ruzgarına karşı koymaları gerekmektedir.

Dünyada bütün işlenilen iyi ve kötü işler, sevaplar ve günahlar, isyanlar ve ibadetler, gizli ve açık herşey meydana çıkacaktır.İyi iş yapan, Allah’a ve Rasulune itaat edip, Allah’ın mağfiretine nail olanlar mükafatlandırılarak cennete yurduna girdirilecekler, Allah’a isyan eden ve gazabı ilahiyeye uğrayanlar cehenneme atılacaktır.

Allah-u Teala müslümanların günahlarını kabir, mahşer, sırattaki sıkıntılar ile temizleyecektir.Elli bin senelik mahşer yeri müslümanların günahlarının cehenneme kalmaması içindir.Ancak buralarda ki sıkıntıları ile günahlarından kurtulamayanlar cehennemi boylayacaklardır.

Bunların büyük bir kısmınıda kul hakkı ile iflas edenler oluşturacaktır.Mevla Teala kulun kendisi ile arasında olan günahları belki affedecektir.Ancak, kullar arasındaki hesaplaşmaya Mevla Teala bir müdahelede bulunmayacaktır.

Şöyle ki; Kul hakkına giren bir şahıs, kendisinden hakkını isteyene sevaplarını vermek zorunda kalacaktır.Eğer sevapları bu hakkın karşılığı olamazsa hak sahibinin günahlarından yüklenecektir.Hafazanallah….Bunun için Mevla Teala bir hadisi kudside:”Kul hakkı ile karşıma gelmeyin.” buyurmaktadır.

Cehennemdeki müslümanlar (Allah bizi muhafaza eylesin) Allah’ın lutfu ve Rasulullah’ın şefaati ile cennete girdikten sonra cennet ve cehennem ehli için ebedi bir haat başlayacaktır.Bir hadisi şerifte bu konu haber verilmektedir:

”Cennet ehli cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra ölüm getirilecek ve nihayet cennet ile cehennem arasında bırakılacaktır, sonrada kesilecektir.Daha sonra bir münadi şöyle diyecektir:’Ey cennetlikler! Artık ölüm yoktur ve ey cehennemlikler artık ölüm yoktur”.Bunun üzerine cennetliklerin sevincine sevinç katılır, cehennemliklerin kederlerine keder katılır.”(Müslim)

”Muhakkak ki kitap ehlinden olsun (hıristiyan ve yahudiler), müşriklerden olsun küfrdenler cehennem ateşindedirler, onun içinde ebedi kalıcıdırlar….”(Beyyine 6)

”Onların Rableri nezdinde mükafatı altından ırmaklar akan adn cennetleridir.İçlerinde ebedi, daimi kalıcıdırlar.Allah bunlardan razı olmuştur…..”(Beyyine

Ahirete iman, diğer (hıristiyanlık ve yahudilik) dinlerinde de değişik ve çarpıkta olsa var.
Dinsiz diye tabir ettiğimiz kominist ve tabiatçıların Allah ve ahiret inancı yoktur.

Hazreti Ali ile bir kafirin ahiret gününden bahsederken, kafir olan adam ”bu kadar ibadet ediyorsun, ya cennet ve cehennem yoksa” diyerek inkar ediyordu.Hazreti Ali şöyle cevap verdi:
”Ben ibadet ediyorum, dünyada huzur ve mutluluk buluyorum.Yani dünyada bana kârı var.Öldükten sonra eğer karşılığı yoksa benim bir zararım olmaz.Ancak ya cennet ve cehennem varsa, o zaman senin halin ne olur?..” Deyince inkarcı kelime-i şehadet getirdi ve cennetlikler kervanına katıldı.

Kimileri toprak olacaklarını zannetmektedir.
Kimileri de vücudunu yaktırmakta, küllerini havaya uçurmakta ve böylece kaybolacağını zannetmektedir.

Yukarıda söylediğimiz gibi bunlar, Rabbimizi tanımayan insanlar.Rabbimize bir işaret, bir parça gerekmez.O, ‘ol’ dediği zaman, külleri boğazın sularına dökülen ve havada savrulan kim olursa olsun tekrar vücuda gelir.
KABİR, HAŞR VE NEŞR, SIRAT, MİZAN
Ahirete iman etmek, öldükten sonra asıl olan, ebedi bir alemin varlığına inanmaktır.Ölüm ile başlayıp cennet ve cehennemde noktalanan bu alemde olacak hadiseler, Allah ve Resulu tarafından bize bildirilmiştir.
Bu gerçeklerden bazıları şunlardır:

KABİR AZABI

Kabir azabını bize Allah’ın şeriatı (dini) bildirmektedir.

”Onlar (kabirlerinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arzedileceklerdir.Kıyamet koptuğu gün, ”Firevunun kavmini en şiddetli azaba sokun’ denilecektir.”(Mümin 46)

Rasulullah’ın ve selef-i salihin, kabir azabından istiaze ettikleri (Allah’a sığındıkları) sabittir ve bu husus meşhur bir hakikattir.Kabir azabı, haddizatında mümkün bir keyfiyettir.Bu azabın vaki olacağına iman etmek vacibtir.

Kabir azabı hakkında bir çok hadisi şerifler vardır.

”Kabir azabının çoğu idrar serpintilerinden kaçınmamaktandır” (hacetini giderirken idrar sıçramasından sakınmayanlar)

”Diş ağrısı kabir azabındandır.”

HAŞR VE NEŞR

Haşr ve neşrin manası ölümden sonra iade olunmak ve diriltilmek demektir.Diriltmek, tıpkı başlangıçtaki yaratmak gibi Allah’ın kudretine dahildir.

”De ki:’Onları ilk defa yaratan diriltir ve O, her yaratılanı, tamamıyla bilir.”(Yasin 79)

Bu ayet ile Allah’u Teala, ”çürüyen kemikleri Allah nasıl diriltecek” diyen sefihlere cevap vermektedir.Bu iddia aslında Allah’ı tam manasıyla tanımamak ve cahillikten maydana gelir.Allah’ın bila nihaye gücünü bilmeyenlerin inançsızlıklarından meydana gelir.

Büyükler bu konuyu şöyle bir misalle anlatırlar: Eşi bulunmayan ve alanında ilk olan bir eseri meydana getirmek belki zordur.Ancak, bu eser bir örnek teşkil eder ve çok kolay bir şekilde taklit edilebilir.Yahut bu eseri ilk yapan sanatçı ikincisini yapmakta zorlanmaz.Ampulun buluşunu düşünelim.Ne zorluk ve denemeler ile bulunmuştur.Sonraları ise seri imalata geçilmiş, sayısız şekilde ampul üretilmektedir.
Nasıl ki ilk yapan, ikinciyi yapmaya daha tecrübelidir ve ona ikinciyi yapmak daha kolaydır, Mevla Teala için ilk olması önemli değildir.O, ”ol” der, o da hemen oluverir.
Ahireti, öldükten sonra dirilmeyi inkar edenlere, ”tekrar nasıl yaratacak?” diyenlere düşündürücü ve susturucu bir cevaptır bu.

”Hepinizin (yoktan) yaratılmanız da, öldükten sonra diriltilmeniz de, ancak tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.”(Lokman 28)

MİZAN

Hazreti Aişe (Radıyallahu anha) şöyle anlatıyor:Cehennemi hatırlayıp ağladım.Reulu Ekrem:
-’Seni ağlatan nedir?’ buyurdu.
-’Cehennemi hatırladım da onun için ağladım.Siz peygamberler kıyamet günü ailenizi hatırlarmısınız?”
-’Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz.Mizanda sevabının ağırmı hafifmi geldiğini öğreninceye kadar,
amel defterinin verilmesi anında, sağından mı solundan mı yoksa arkasından mı verleceğini öğreninceye kadar,
cehennemin üzerine kurulan sırattan geçip kurtuluncaya kadar kimse kimseyi hatırlamaz’.(Ebu Davud)

Mizan haktır ve vardır.

”Biz kıyamet gününde adalet terazileri kuracağız.Artık hiç kimse en ufak bir zulme uğramayacaktır.Yapılan amel bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getirir tartıya koyarız.Hesap gören olarak biz kafiyiz.”(Enbiya 47)
”O zaman (ahirette) kimin hasenat tartıları ağır gelirse işte onlar zafere kavuşacaklardır.Kimin de tartıları hafif gelirse işte kendilerini hüsrana düşürenler bunlardır.Cehennemde ebedi olarak kalırlar.”(Müminun)

Tartının keyfiyeti şöyledir: Allah Teala, amel sayfalarına, nezdindeki derecelere göre ağırlık verir.Yapmış oldukları amelleri, kulların kendilerine malum olur.O zaman cezada adaletsizlik yapılmadığı, afta fazilet cihetine gidildiği ve sevabın kat kat artırıldığı görülecektir.

SIRAT

Sırat, cehennem üzerine kurulmuş, kıldan ince ve kılıştan keskin bir köprüdür.Şu ayet bize Sırat’ın varlığını açıklamaktadır:

”Onları cehennemin yoluna (sırata) sürün.(Saffat 23)

Sırat köprüsü mümkinattandır, binaenaleyh ona inanmak vacibtir.
İnsanlar amellerine göre, şimşek gibi, hızlı koşan atlı gibi, koşar insan gibi geçeceklerdir.Kimisi de sürünerek geçmeye çalışacaktır.
Sırat köprüsü mümkinattandır, ibnaenaleyh ona inanmak vacibtir.Çünkü kuşları havada uçuran kadir-i mutlak, insanları cehennem üzerinde kurulmuş bir köprüden geçirmeyede muktedirdir.

Umeyr oğlu Ubeyd (radıyallahu anh) Resulullah Efendimiz’in şöyle dediğini rivayet ediyor:
”Cehennemin üzerindeki sırat köprüsü kılıncın keskin tarafı gibi incedir.İki tarafında kancalar ve dikenli ağaçlar vardır.Sıratı geçerken (amlei kötü olanlar) kancalara ve dikenlere takılırlar.”(Beyhaki)

CENNET VE CEHENNEM

Cennet ve cehennem şuan var mı? tartışmaları hep olmuştur.Rabbimiz bir ayeti kerimesinde tartışılan bu meseleye son noktayı koymuştur:

”Rabbinizin mağfiretine ve eni göklerle yer kadar olan cennete koşun! O cennet takva sahipleri için hazırlanmıştır.”(Ali İmran 133)

Bu ayeti kerimede ki ‘hazırlanmıştır’ tabiri cennetin şu anda mevcud olduğuna delildir.Cennetin mevcudiyeti muhal olmadığından, ayeti kerimeyi tevil etmeye gerek yoktur.
‘Cennet ve cehennemin ceza gününden önce hazırlanmasında hiçbir fayda yoktur’ denilemez.

KAZA VE KADER
Kader: Allah’ın olacak her şeyin ne zaman ve ne şekilde olacağını, ilmi ezelisi ile bilmesi, tesbit ve tayin etmesidir.
Kaza: Ezelde takdir edilen şeylerin zamanı gelince, Allah tarafından meydana getirilmesi.

Ehli Sünnet vel-cemaat her hayır ve şerrin Allah’ın kaza ve kaderi ile meydana geldiğine, Allah’ın dilediği her şeyi yaptığına kesin olarak inanırlar.Herşey O’nun iradesi iledir.Hiçbirşey O’nun meşiyet (dilemesi) ve tedbiri dışına çıkamaz.O, olmuş ve olacak herşeyi ezelden beri bilir.Ezeli ilminin hikmetine uygun olarak meydana gelecek bütün kainat için miktarlar tayin etmiş, kullarının hallerini, rızıklarını, ecellerini, amellerini ve daha başka diğer hallerini bilmiştir.

Kadere İman Özetle;
Ebede kadar meydana gelecek olan herşeye dair, Allah’ın ezeli bilgisi ile kalemin bunları yazdığına inanmaktır.Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

”Bu önce geçenlerde Allah’ın geçerli kıldığı sünneti (işidir-adeti)dir.Allah’ın emri mutlaka yerini bulan bir kaderdir.”(Ahzab 38)

”Çünkü biz herşeyi bir takdir ile yarattık.”(Kamer 49)

Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’de şöyle buyurmuştur:
”Bir kimse kadere, hayrı ve şerri ile Allah’tan geldiğine iman etmedikçe, kendisine gelip isabet eden bir şeyin gelip çatmamasının imkansız olduğunu ve kendisini gelip bulmayan bir şeyin kendisine isabet etmesinin de imkansız olduğunu kesinlikle bilmedikçe hiç bir kul iman etmiş olamaz.”(Sahihu Sünen’i-Tirmizi)

Kadere iman ancak 4 husus ile tamam olur.Bu hususlar kader meselesini anlamanın yoludur.

BİRİNCİ MERTEBE:: İLİM
Yüce Allah’ın olmuş ve olacak, olmamış şeyler eğer olacak olsa nasıl olacaklarını, geneliyle ve bütün incelikleriyle bildiğine iman etmektir.O, kulların neler yapacaklarını, onlaarı yaratmadan önce bildiği gibi, onların rızıklarının, ecellerinin, amellerinin, hareket ya da hareketsizliklerinin inceliklerini de bilendir.Onlardan kimin mutlu, kimin bedbaht olduğunuda bilendir.Yüce Allah:
”Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir.”(Tevbe 115) buyurmaktadır.

İKİNCİ MERTEBE:: YAZMAK
Bu da; Yüce Allah’ın, mahlukatın kaderi ile ilgili olarak ezelden bildiğini Levh-i Mahfuz’da yazmış olduğuna iman etmektir.Levh-i Mahfuz ise hiçbirşeyin eksik bırakılmaksızın tamamiyle yazıldığı kitabtır.Meydana gelmiş, gelecek ve kıyamet gününe kadar olacak herşey yüce Allah nezdinde Ümmü’l-kitab’ta yazılmıştır.

”Biz herşeyi İmam-ı Mübin’de (önder kitabta) tesbit etmişizdir.”(Yasin 12)

Peygamber Efendimiz’de şöylle buyurmuştur:
”Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.Ona yaz diye buyurdu.O, ne yazayım? diye sorunca, kaderi yaz, olanı ve ebediyete kadar olacak olanı yaz diye emir buyurdu.”(Tirmizi)

ÜÇÜNCÜ MERTEBE:: İRADE VE MEŞİAT (DİLEMEK)
Yani bu kainatta meydana gelen herbirşey rahmet ve hikmet özellikleri ile Allah’ın irade ve meşieti ile meydana gelir.Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
”Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe de siz dileyemezsini.”(Tekvir 29)

DÖRDÜNCÜ MERTEBE:: YARATMAK
Yüce Allah’ın herşeyi yaratıcısı olduğuna inanmaktır.O’ndan başka bir yaratıcı, O’nun dışında bir Rab yoktur.Onun dışında her ne varsa O, yaratılmıştır.

”Herşeyi yaratıp onu inceden inceye takdir ve tayin etmiştir.”(Furkan 2)

Böylelikle kader ve kaza’ya iman etmemiz istenmiştir.Yüce Mevlamız tüm olacakları ezeli ilmi ile bilmiştir.Bu kaderdir.Sonra bu yazılanlar sırası geldikçe olmaktadır.Bu da kazadır.Şimdi kaza ve kadere iman eden kulların bazı düşüncelerden arınması gerekiyor.

Bazı insanlar kaderimde var diyerek günah işlemektedirler.Bu sapıklıktır.Kader olacak olanların yazılmasıdır.Seni bu fiili işlemeye zorlayan kader midir? Niçin kaderimde var deyip bir ateşe atlamaz veya ellerini ateşe sokmazlar bu insanlar?
Bu sapık bir yorumdur.Bizden kadere iman etmemiz istenmiştir.Ancak bunun mahiyeti gizli tutulmuştur.Kulların yapması gerekeken ise; kendilerine verilen irade-i cüziyye ile hayrı ve şerri ayırd edip, Mevlaa’nın emirlerine itaat etmektir.

Kadere iman etmenin bir çok faydası vardır.Çünkü kulların ecelleri, rızıkları kader çerçevesinde tesbit ve tayin edilmiştir.Kadere inanan bir insan ölüm zamanın takdir edildiğini ancak bu emri ilahinin ne zaman vuku bulacağını bilemez.Böylelikle her an, her zaman kendisini güzel bir halde bulundurmaya çalışır ki, ölüm onu bu güzel hali ile yakalasın.
Diğer taraftan rızık endişesi ile saçların ağarmasının kadere iman ile önüne geçilir.Çünkü kadere iman eden bir kimse helal çerçevede çalıştığı müddetçe Rabbinin tayin edilmiş rızkının onu bulacağını bilir, ve bu konuda endişe taşımaz.

”Kadere küstüm”, ”kader beni bu hale getirdi” vs.. gibi sözler çok tehlikelidir.Çünkü kader onu o hale getirmemiş, onun o hale geleceğini yazmıştır.

İnsanlardan kadere iman etmeleri istenmiş, bunun içeriği ise gizlenmiştir.

ALLAH’I YARATILMIŞ BELİRTİLERİNDEN TENZİH EDERİZ
Kainatın yaratıcısının cisim, cevher veya araz olması, suret ve şekil tartışması, bir yönde veya bir yerde bulunması muhaldir.
Yahudiler, müfrit Rafiziler, Müşebbihe ve Kerramiyye, Allah’ın cisim olduğunu iddia etmiştir.
Hişam bine el hakem (Ebu Muhammed-Kufeli’dir.Kelmacılığı ve münazaracılığı ile tanınmıştır.Devinde imamiyyenin reisi sayılırdı.190h./805m. yıllarında vefat etmiştir.) onu suretle vasıflandırıyordu.
Müşebbihe ile Kerramiyye onun arş üzerinde mekan tuttuğunu ileri sürmüştür.Bazıları ”o, mekan tutma manasında olmaksızın Arş üzerindedir” diyerek onun için üst yön kabul etmiştir.
Neccariyye ”O, zatı ile her mekanda”,
Mutezile de ”zatı ile değil, ilmi ile her mekandadır” demiştir.

Bu görüşlerin hepside yanlıştır.Zira bunlarda yaratılmış belirtileri mevcuddur.Halbuki Allah, bu nevi belirtilerden münezzehtir.Şöyleki cisim, cevherlerden teşekkül etmiştir.Her birleşik şeyin parçalarına ayrılması mümkündür.
Yine cisim belirli bir hacme sahiptir.Onun, taşıdığı bu hacimden daha büyük veya küçük olması da mümkündür.O halde sahip olduğu hacimde karar kılması ancak bir tahsis edicinin ona bu hacmi vermesiyle mümkün olmuştur.Varlıkların taşıyabileceği şekiller ve suretlerde muhteliftir.Allah’u teala’nın bütün bu şekillere girmesi muhal (imkansız) dır.Bu şekillerin kendisine tahsis edilmesi de, kendisinden daha üstün bir güce delalet eder.Bu da muhaldir.En yüce olan Allah’dır.

ARŞ ÜZERİNDE MEKAN TUTMAK İDDİASI

Allah Teala’nın arş üzerinde mekan tutmuş olması iddiasında da durum aynıdır.Bu iddia varid olsa Allah Teala, arşın miktarına (yüzeyine, hacmine) ya tam denk gelecek, ya ondan küçük veya büyük olacaktır.Eğer onun mikdarına müsavi veya ondan küçük farzedilirse Allah’ın sınırlı ve nihayetli olması lazım gelir.Nihayetli oluş ise hudus (yok iken sonradan meydana gelmek) belirtilerindendir.

Şayet Allah, arş üzerinde mekan tutmuş olsaydı, üzerinde karar kılabilmesi için alt taraftan nihayetli olması gerekirdi.Hlabuki bir yönden nihayetli olan bir şey, diğer yönden de nihayetli olur.
Madem ki Allah’ın mekandan ve cihetten münezzeh olması ezelde sabittir (bu konuda muarızlarımızla ittifak içerisindeyiz)..O halde ezelde yokken bil’ahare Allah’ın mekan ve cihet tutması demek, ezelde olmayan bir mananın onun zatında hasıl olması demektir.Böylece o, haadislere mahal teşkil etmiş olur.Bu ise muhaldir.

Bunu iddia edenlerin dayanağı olan ”Rahman olan Allah, Arş üzerine istiva etmiştir”(Taha 5) ayeti kerimesi çeşitli ihtimaller taşır.Çünkü bazen ”istiva” kelimesi zikrolunur ve ondan istila etmek, hakimiyeti altına almak, kasdetmek, yönelmek…Bazen tam ve kamil olmak manaları, bazende karar ve mekan tutmak manaları anlaşılır.Bu ihtimaller karşısında, Allah’ın arş üzerinde mekan tuttuğunu ileri süren görüşlerin lehine bu ayeti kerimede bir mesned mevcud değildir.

Şüphe yok ki Allah, arşa istiva ettiğini beyan ederek kendisini övmüş oluyor.Eğere ”istiva etmek” yaratılmışlar hakkında medih için zikrolunmuş olsaydı her halde ondan ”mekan ve karar tuma” manası anlaşılmazdı.Nitekim şairin şu beytinde durum aynıdır:
”Bişr Irak ülkesine hakim olmuştur,
Kılıç kullanılmadan, kan akıtılmadan.(burada hakim olmuştur manası, şiierde geçen ”istiva” kelimesinden kastedilen manadır”

ZATIYLA HER MEKANDADIR İDDİASI

Neccariyye’nin bu tarzdaki görüşü ise tamamen yanlıştır.Çünkü mekan tutma vasfına haiz cismin bile aynı anda iki yer işgal etmesi imkansız iken mekan tutması aslında muhal olan Allah’ın, bütün mekanları işgal etmesi nasıl tasvir olunabilir.

İLMİ İLE HER MEKANDADIR İDDİASI

Zatı ile değilde ilmi ile her mekanda bulunduğunu ileri süren Mutezile’nin görüşüde aynı şekilde yanlıştır.Çünkü bir mekanı bilen kimse hakkında ”ilmiyle o mekanın içindedir” denilmesi hiç bir zaman doğru olmaz.

‘ALLAH YUKARDADIR” MI?

Şunu belirtelim ki yön bakımından yukarıda bulunmakta övünülmeye değer birşey yoktur.Çünkü muhafiz, görünüşte sultanın üst tarafında bulunur ama kudret ve hakimiyet bakımından sultan, muhafizdan kat kat üstündür.Delil olarak alınan şu ayeti kerimeden kasıt ”O, kullarının üstünde yegane kudret sahibi olandır”(Enam 18) olsa gerektir.

ELLERİ GÖĞE KALDIRMAK

Dua edilirken ellerin göğse doğru kaldırılmasına gelince, bu sadece samimi bir kulluk ve itaat nişanesidir, tıpkı secdede alnı yere koymak ve namazda Kabe’ye yönelmek gibi.(Kabe’ye yönelen bir insan nasıl Allah’ın Kabe’de olduğunu iddia edemez ise elleri yukarı kaldırmakta Mevla’nın üstte olduğu anlamına gelmez.)Ki Cenab-ı Hak:
”Rızkını ve size vaad olunan şeyler göktedir”(zariyat 22) buyurmaktadır.

Bu anlatılanlardan anlaşılmış oldu ki Allah mekandan münezzehtir.Şarkı sözleri ile insanların dillerinde dolaşan ”Yukarda Allah var” sözü tamamen yanlış ve sapık mezheblerin görüşüdür.Bu yanlışa düşülmemesi gerekmektedir.

ALLAH’IN DENGİ VE BENZERİ YOKTUR

ALLAH’IN KELAMI EZELİDİR
Ehli Hak yani ehli sünnet alimleri şöyle dedi: Şüphe yok ki Allah-u Teala ezeli ve ebedidir, tek bir kelam ile konuşudur..Bu kelam onun zatı ile kaaim olup O’ndan ne ayrı bulunur, ne de zail olur.Allah’ın kelam sıfatı harflerden ve seslerden müteşekkil olmadığı gibi onun parçalara ve kısımlara ayrılması da mümkün değildir.

Mutezile alimlerinin çoğunluğu, yüce Allah’ın ezelde konuşucu olmadığını, nihayet kendisi için bir kelam yaratıp onunla konuştuğunu, binaenaleyh onun kelamının hadis olduğunu ve zatı ile kaaim olmadığını iddia etmiştir.Ancak bu alimler de kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir.
Bir kısmı, Allah’ın kelamı harfler ve sesler cinsindendir.Cenabı Hak bu bu harf ve sesleri, okunacak mahalde mesela Cebrail (aleyhisselam)’ın ağızında yaratmak suretiyle mütekellim olur.
Diğer bir kısmı, O’nun kelamı harfler ve şekillerden müteşeklildir, bu harfleri Levh-i mahfuzda yaratmak suretiyle konuşucu olur görüşünü benimsemiştir.

Bazı alimlerde:”Yüce Allah’ı kelam sıfatına inanır, ikrar ederiz.Fakat onun hadis mi, kadim mi (mahluk mu, gayri mahluk mu?) olduğu hususunda görüş beyan etmeyiz.” demiştir.

Bu meselede ehli sünnet olarak delilimiz şudur ki hayy sıfatı ile mevsuf (vasıflanmış) olan Allah, eğer kelam sıfatı ile mevsuf olmasaydı bunun zıddını teşkil eden dilsizlik, sükut vasıflarının biriyle tavsif edilmiş olacaktı.Halbuki bütün bunlar eksiklik ve acz ifade eden şeylerdir.Cenab-ı Hak bunlardan pek yüce ve münezzehtir.

Şuda var ki Allah Teala ezelde kelamdan müstağni olup da sonradan kelamla vasıflanmış yani sonradan konuşucu olmuş olsaydı durumunda bir değişiklik meydana gelirdi; değişiklikse yaratılmışlık belirtilerindendir.

Muahkkak ki Allah Teala’nın kelamı mushaflarımızda yazılmış, dillerimizde okunmuş ve zihinlerimiz de (kalblerimizde) ezberlenmiştir.Fakat bunların hiç birine bizzat girmiş yani hlul etmiş değildir.

KURAN’IN LAFZI HAKKINDA İHTİLAFLAR

Kuran lafzı eğer:
A)Okunana delalet edecek bir karine ile kullanılırsa: kadim ve gayri mahluk olur.”Kuran Allah-u Teala’nın lafzı olup gayri mahluktur.” sözümüzde olduğu gibi.

B)”Kuranın yarısını veya üçte birini okudum” gibi okumaya delalet eden bir karine ile zikredilir veya ”Abdetsiz ve cünüb olan kimseye Kuran’a dokunmak haramdır” cümlesinde görüldüğü üzere yazılanı andıran bir ifade ile kullanılırsa: hadis ve mahluk olur.

Hanbelilerin ”Kuran harfleri gayri mahluktur” tarzındaki iddiası yukarıdaki söylediklerimize aykırıdır.Nitekim bu iddia yanlıştır.Çünkü parçalara ve kısımlara ayrılabilen bir şeyin hadis ve mahluk olması zaruridir.

Allah kelamının hadis mi, kadim mi, mahluk mu, gayri mahluk mu olduğu hususunda hküm veremeyip duraklayanların görüşüde isabetli değildir.Çünkü duraklama, bir tereddütü getirir.Oysaki itikadı farz olan hususlarda tereddüt göstermek inkara müsavidir.

ALLAH’IN KELAMI İŞİTİLEBİLİR Mİ?

Ehli Sünnet Alimleri bu konuda ihtilaf etmişlerdir.Kimisi Allah’u Teala’nın istediği kimselere kelamını işittireceği yönünde görüş beyan etmiştir.İmam el eşari:”Var olan herşey nasıl ki görülebilmesi mümkünse işitilmeside mümkündür.”

Ebu İshak el-Esferayini (Fıkıh ve usul alimi, Eş’ari ve mutezile ile münazaraları vardır.418h/1027m vefat etmiştir.) ile aynı görüşte olanlar şanı yüce olan Allah’ın kelamının asla işitilemeyeceğini söylemişlerdir.
Hidayet rehberi ve ehli sünnetin reisi Ebu Mansur (İmam-ı maturidi)’un tercihide budur.Buna göre Cenab-ı Hak ”…..ta ki Allah’ın kelamını işitsin.”(teveb6) ayeti kerimesiyle ”…..ta ki Allah’ın kelamına delalet eden şeyi işitsin” manasını kasdetmiştir.

Nasıl ki ”Allah’ın kudretine delalet eden şeye bak!” manasına ”Allah’In kudretine bak!” ifadesi kullanılırsa Allah’ın kelamı değil, kelamına delalt eden ses işitilmiştir.

Bu alimlere göre Musa (aleyhisselam) Allah’u Teala’nın kelamına delalet eden bir ses işitmiştir.Arada bir melek ve kitab vasıtası olmadığından da Kelimullah yani Allah’ın kendisi ile konuştuğu kimse diye anılmıştır.Bu meselenin tafsilatı ”El Kifaye” adlı eserde mevcuttur.

Sözün hulasası şudur ki Kuran’da Musa (aleyhisselam)’ın Allah’ kelamını doğrudan işittiğine dair bir sarahat yoktur.Ancak Allah’ın ona söylediği, onunla konuştuğu vardır.Cenab-ı Hak şöyle buyurur:”Allah Musa ile konuşarak söyledi”(nisa 164) yine ”Rabbi ona söyledi”(Araf 143) buyurmuştur.Sonra Mevla Teala kullarıyla olna konuşmasını üç mertebeye ayrımıştır:
”Allah’ın insanoğlu ile konuşması ancak vahiy ile, yahut perde arkasından veya bir elçi gönderipte kendi izniyle dilediğini bildirmesiyle mümkün olur.”(Şura 51)
Yüce Allah, bu ayeti kerimde vahy yolu, elçi göndermek, ve perde arkasından olanlar müstesna beşerle konuşmasını reddetmiştir.

Vahy ile konuşmada işitmek bahis konusu olamaz.Çünkü vahy kalbe gizlice bir mana bırakmaktan ibarettir.Nitekim:”Musa’nın anasına vahyettik.” (Kasas 7) buyurmuştur.
Elçi göndermek suretiyle vuku bulan konuşmada da bizzat gönderenin sesi işitilemez.
Perde arkasından gelen konuşmaya gelince, burada sesin ve harflerin aracılığı zaruridir.Nitakim:”(Musa) o (ateşe) gelince feyizli yerdeki vadinin sağ kıyısında, ağaçtan:Ya Musa alemlerin Rabbi olan Allah benim ben! diye nida olundu”(Kasas 30) buyurulmuştur.

Bu meselede Perdeden maksat ağacın, Allah kelamına delalet eden ses ve harfin varlığına mahal teşkil etmesidir.

RU’YETULLAH ALLAH’IN GÖRÜLEBİLMESİ
Ehli sünnet, ahiret yurdunda mü’minlerin Allah’u Teala’yı görmelerinin aklen caiz, naklen de vacib olduğunu kabul etmiştir.

Mutezile, Neccariyye, Havaric ve Rafıda’nın Zeydiyye kolu bu görüşe muhalif kalmışlardır.

Ehli Hak’kın bu konudaki kati delili Hazreti Musa’nın, Allah Teala’dan onu görmesini taleb etmesidir.

”Rabbim bana görün ki seni göreyim” ayetinde beyan olunduğu gibi.Halbuki Musa aleyhisselam, yüce Allah’ı hakkıyla biliyor, onu mahluka benzetmekten, bir yönde veya bir şeyin hizasında bulunmuş olmaktan tenzih ediyordu.Bununla beraber o, Allah’ın görülebileceğine inanmış ve kendisine görünmesini taleb etmiştir.

Şimdi, Allah-u Teala’nın görülebilmesini muhal (imkansız) addedenler, Hazreti Musa’nın bilmediği ilahi sıfatları bildiklerini iddia etmiş oluyorlar ki bu yanlıştır.
Ayrıca Allah Teala ”Dağ yerinde durabilirse sen de beni görürsün” buyurmak suretiyle kendisinin görülebilmesini dağın yerinde durmasına bağlamıştır.Dağın yerde durması ise aklen mümkün olan bir şeydir.O halde bir hadisenin mümkün olan bir şarta bağlanması onunda imkan dahilinde olduğunu gösterir.

Soru:Eğer Allah’ı cenetten görebilecek olsaydık onu şimdide görürdük, çünkü ne bizim gözlerimizde bir bozukluki ne de onun üzerinde bir perde vardır.

Cevap:Görülmesi mümkün olan her şeyi, ancak Allah Teala’nın, onu görme filini gözlerimizde yaratmasıyla görebiliriz.Şayet o yaratmazsa bizde göremeyiz.Bu şuna benzer:Peygamber Efendimiz Cebrail’i gördüğü halde yanında bulunan ashabı görememiştir.Daha basiti bir kedi gecenin zifiri karanlığında fareyi apaçık gördüğü halde biz göremeyiz.İşte bu Allah’ın o görme fiilini gmzde yaratması veya yaratmamasındandır.

Şunu ilave ederek yanlış bir inancı düzeltmiş olalım.Cennette olan insanlar Allah Teala’yı görebileceklerdir.Ancak bu Allah’ı cennette görecekler manasında değildir.Allah cennetten görülecektir.Yani cennet, Allah’ı gösteren bir ekran vazifesi yapacaktır.

KULLARA AİT FİLLERİN YARATILMASI
Ehli Sünnet şöyle dedi:
Kullardan ve bütün canlılardan zuhur eden fiiller yüce Allah’ın yarattığı şeyler olup Allah Teala’dan başka onların hiç bir mucidi yoktur, meydana getirilen fiil ister madde (ayn) olsun, ister onun taşıdığı vasıf (araz) olsun… Ashabı kiram ve Tabiin bu akide üzere bulunuyordu.

Kaderiyye adlı sapık bir mezheb zuhur etti.Onlara göre:
Bütün kulların ihtiyari fiillaeri kendi icadlarıyla meydana gelir, bu fiillerin, Allah Teala’nın yaratması ve kudretiyle bir alakası yoktur…

Kaderiyyanin bu iddiası kökünden yanlıştır.Çünkü Allah Teala:
”İşte Rabbiniz olan Allah! Ondan başka hiçbir tanrı yoktur.O, herşeyi yaratandır.”(Enam 102) buyurmuştur.

Yine şöyle buyurur:
”Yoksa onlar Allah’a onun yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da bu yaratma işi kendilerince birbirine benzer göründü? Dek i:Allah herşeyi yaratandır.”(Rad 16)

Cenab-ı Hak bu ayeti kerimelerde başkalarından temayüz ettiği -HALIKIYYET- ile kendisini medhetti.Bu da her hangi bir şeyin yaratılmasında ona hiç bir kimsenin ortak olamamasını iktiza eder.

KUL KENDİ FİİLİNİ Mİ YARATIR?

Günümüzde lisanımız içierine sokulan, sokulmaya çalışılan çok yanlış bir kelime vardır.-YARATMAK- Mesela ”Bir eser yarattı” veya ”Şöyle olması korku yarattı” gibi..
Bu sözler sapık mezheblerin ”kul kendi fiilini yaratır” görüşünden kaynaklanan, bilinçli olarak yayılmaya çalışılan bir görüşün yansımalarıdır.

Yaratmak, yoktan var etmek manalarına gelmektedir.Elimiz kaldırmamız bize verilen bir güç sayesinde olmaktadır.Bu gücü veren ise Allah’tır.Allah o gücü vermese -ki gücü alınan, aciz kimseleri her an görüyoruz- elini kaldırması imkansızdır.Doğal olarak insan kendili elini kaldırmakla bu fiili yaratmış olmaz.Aynı şekilde bir heykeltraşın yaptığı heykele ”güzel bir eser yarattı” denilemez.Çünkü sanatçı, Allah’ın yarattığı malzemelere, Allah’ın yarattığı el ve yine Allah’ın verdiği güç ile şekil vermiştir.Dolayısıyla bu yaratmak olamaz.

Nitekim Buhari’de geçen Bir hadisi şerifte Efendimiz:
”Muhakkak ki Allah, her işi yapanı ve onun yapışını yaratmıştır.” buyurmuşlardır.

”ALLAH YARATTI, BENİM SUÇUM YOK!”

Bu noktada halk ve kesb, iradei cüziyye ve iradei külliyye konularını izah etmek gerekmektedir.
Kesb:Kul’un dilemesi
Halk:Allah’ın yaratması
İrade-i Cüziyye:Kulun taleb edici iradesi
İrade-i Külliyye:Mevla’nın yaratıcı iradesi

Kullarının fiillerini Allah’u Teala yaratıcıdır.Kullar isterler, düşünürler, yaparlar.Bunların hepsi Mevla’nın yaratmasıyladır.
Burada insanların anlayamadıkları karışık gibi görünen bir nokta vardır.

Kulların fiillerini Allah yaratıyorsa kulun işlediği günahıda yaratan Allah’tır.Kulun bu günahta ne suçu olabilir?
Allah’u Teala imtihan olması hasebiyle kullara irade-i cüziyye vermiştir.Kullar bu iradeleri ile isteme hakkına sahiptirler.Cüziyye iradelerini kullanma hakkıyla hayır ve şerre yönelebilirler.

Burada anlaşılması gereken, Allah-u Teala bu kullarına hayrı ve şerri gösteren dini islami göndermiş, bununla beraber günaha ve sevaba olan yönelmede serbest bırakmıştır.-Serbest bırakmış derken, günahlara ceza, sevaplara ise mükafat vaadetmiştir.- Serbestlikten maksat seçme hakkıdır.İnsan ya iyiyi, yada kötüyü seçer.Ancak Allah iyiden razıdır, kötüden razı değildir.
İşte insanların iyi olsun, kötü olsun bu düşüncelerini, yönelmelerini, yapmalarını yaratmak yönü Allah’a aittir.Allah, bir kulun kötülüğe yönelmesi fiilini yaratır ancak o kötü fiile yönelmesini başta Allah dilememiştir…Yani kulun kötü eylemlerde bulunmasını Allah istememiştir.Öncelikle kulun irade-i cüziyyesine bırakmış ve İrade-i külliyyesi ile yaratmıştır.

Mesela ellerimizi helal lokmaya uzatmayı diliyoruz.Bu dilemek yoktan var olması hasebiyle Allah tarafından yaratılmıştır.Ancak helel lokmaya uzanmayı irade-i cüziyyemizi kullanarak biz istedik.
Sonra helal lokmaya uzanmak için ellerimizi hareket ettirdik.Bu hareketimizide yaratan Allah’tır.

Yani anlaşılması gereken her anımız Allah’ın, an be an yaratmasıyla meydana geliyor.

Yukarıda verilen ”Allah yaratıyorsa günahımız nedir?” sözü işlediği günahlara kılıf bulmaya çalışan gayri ciddi insanların iddialarıdır.Suçlarını bu şekilde örtmeye çalışmaktadırlar.Ancak bu, mazeret olmayacaktır.

Bu görüşü savunanlar nedense ellerini ateşin içine sokup ”Allah yaratıyorsa” demezler.Kendilerine gelebilecek zarardan sakınmaya çalışırlar.Allah’a isyan için ise bin çeşit bahane bulurlar.

VELİLERİN KERAMETLERİ
Velilerin kerametleri ehli sünnet alimlerine göre caiz, olması mümkündür.
Mutezile buna muhaliftir.

NAKLİ DELİLİMİZ

Nakli delilimiz, Süleyman aleyhisselam’ın vezirine dair gelen ilahi haberdir.Şöyle ki o, (Seba melikesi) Belkısın tahtını uzak mesafeden kısa bir zaman içerisinde getirmiştir.Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur:

”Ben, gözünü yumup açmadan önce onu sana getiririm, dedi.Bir de Süleyman (aleyhisselam) o nu yanında hazır görünce:’Bu Rabbimin lutfundan doğan bir şeydir”… dedi”(Neml 40)

Ayette geçen hadise Süleyman (aleyhisselam) ın, Belkıs’ın tahtını kimin daha çabuk getireceği sorusu ile başlamıştır.Kuranda geçen anlatımıyla bir cin ”Ben makamınızdan kalkmadan getiririm” dedi.Süleyman (aleyhisselam) ise sabah oturduğu makamından devlet işlerini halledip öğlene dopru kalkardı.Bunun geç olacağını düşünerek kabul etmedi.
Yine Kuran’da buyurulduğu üzere ‘onlardan ilim sahibi Ben, gözünü yumup açmadan önce onu sana getiririm.” dedi.Kuran’da geçen bu ilim sahibi ise Süleyman (Aleyhisselam)’ın katibi idi.
Peygamber, cin, melek olmayan ancak Alllah’ın salih bir kulu olan bir insandan meydana gelen bu hal bir keramettir.

NASIL DUYMUŞTU?
Yine Nihavend’de bulunan, Hazreti Ömer’in hicretin 23. yılında ordu kumandanı tayin ederek İran’a gönderdiği Sariye Medinede’ki halife Ömer (Radıyallahu anh)’ın ”Ey Sariye, dağa dikkat et, dağa!” tarzındaki sözünü işitmiştir.Halbu ki ikisi arasında beşyüz fersahtan fazla mesafe bulunuyordu.

Bu hadisede ise, sahabeler Hazreti Ömer’in hutbe esnasında neden böyle bir şey söylediğine bir mana verememişlerdir.Savaştan dönen Sariye (Radıyallahu anh)’a sorduklarında işin hakikati anlaşılmıştır.Savaş esnasında düşman bir dağın arkasında pusuya yatmıştır.Sahabelerin ise haberi yoktur.Sariye (Radıyallahu anh) Hazreti Ömer’in ”Dağa dikkat et!” sözünü işittiğini ve arkadan düşmana darbe vurarak savaşı kazandıklarını anlatmıştır.

Yine Hazreti Ömer’in mektubunun atılması suretiyle Nil nehri’nin taşması.Hazreti Halid’in zehir içmesi ve bundan zarar görememsi gibi hadiseler bize bu konuda delil teşkil etmektedir.

Kerametin mucize ile karıştırılmaması gerekmektedir.Çünkü mucize, nübüvvet iddiasıyla beraber bulunur, halbuki veli bunu iddia edecek olsa anında kafir olur ve keramete layık olma vasfından sıyrılır.Bilakis veli, peygamber aleyhisellama bağlı olduğunu ikrar eder.

Aslında velinin gösterdiği her keramet, bağlı olduğu peygamberin bir mucizesi sayılır.Çünkü veli, peygamberine bağlılığından bu hasleti elde etmiştir.

Bu yazılanlar kerametin vuku bulmasında bir engelin olmadığını anlamamız içindir.
Allah, düşmanı olan şeytana bile bin türlü hakuladelik veriyor ise dostuna neden vermesin? Sırlarını neden açmasın? Sıkıştığı zaman neden yardım etmesin?

Şunuda söyleyelim ki istidraç dediğimiz bir hadise vardır.Bu tasavvuf ehlinin başını yakan bir beladır.Kul yaşadığı olağan üstü olayları Allah’tan değilde kendinden bilir, bu ise büyüklenmesine, amelleri ile kibirlenmesine sebep olur.Kibirlenmesi ise o kişinin helakına sebep olur.Sonuç itibarıyla gösterdiği keramet, halakının sebebi olur.

Kerametin vukuu mümkündür.Ancak kerametin sahibi, kendini kurtardığını iddia edemez.Dolayısıyla kermatin, sevap veya mükafat gibi bir getirisi yoktur.

Vefatından sonra rüyada görülen Süfyan-ı Sevri Hazretleri ”Ne keşifler ne kerametler, gecelyin kıldığım rekatçıklar imdad oldu bana” buyurmuşlardır.

RIZIK MESELESİ
Ehli sünnet şöyle dedi:
”İnsanın yediği şey, ister helel ister haram olsun, onun rızkıdır.”

Mutezile ise:
”Haram, rızık değildir.” demiştir.

Bu ihtilaf şundan neşet etmiştir ki ‘rızık” kelimesi bize göre canlının kendisiyle beslendiğii şeyin adı olmuştur.Onlara göre ise sadece meşru olarak canlının mülkiyetine giren şeydir.Onların görüşü yanlıştır.

Çünkü bu, Cenab-ı Hak’kın, şu ayeti kerime ile bütün canlıların rızkını vereceğine dair olan va’dinden cayması neticesini doğurur.
”Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.”(Hud 6)

Halbuki hayvanlar için mülkiyet düşünülemez.Bazen insan ömrü boyunca haram yer, her halde böylesi için ”Allah’ın rızkını yememiştir.” denilemez.

Soru:Haram Allah’ın rızkı ise niçin onun yenilmesinden ötürü ceza veriyor?

Cevap:Kulun, onun çaresine başvurması, ona yönelmesi ve onu tercih etmesinden ötürü.Zira Allah Teala mutlak olarak rızık vereceğini vaad etmiş ve şu ayeti kerimesinde belirttiği üzere onun helal yoldan aranmasını kuluna emretmiştir.

”Yeryüzündeki şeylerden helal ve temiz olmak şartıyla yeyin.”(Bakara 168)

Kul, hırsı ve nefsani arzusu sebebiyle rızkı helal olmayan yoldan arayınca yüce Allah da onu kendine o yoldan verir.Fakat yanlış tercihi ve emri ilahiye muhalefeti yüzünden onu cezalandırır.

Ölüm, öldüren kimsede Allah Teala’nın yaratmasıyla hasıl olur, fakat Cenab-ı Hak ölümün sebebine ve iradesini o yöne kullanması yüzünden katili cezalandırır.

ECEL MESELESİ
Ehli sünnet şöyle dedi:
”Maktul eceliyle ölmüştür.Onun başka bir eceli yoktur.Katl, katilin bir fiili olup onunla kaamdir.Ölüm ise katilin fiili sonunda Allah Teala’nın yaratması suretiyle ölmüş kimse ile bulunan bir şeydir.

Mutezile ise şöyle dedi:
”Maktul, eceli kesilmiş kişidir.Şayet öldürülmemiş olsaydı ömrünün sonuna kadar yaşayacaktı.

İsabetli olan bizim söylediğimizdir.Çünkü Yüce Allah, kulları hakkındaki ilmine ve iradesine uygun olarak onların ecellerine hükmetmiştir.Şüphe yok ki Allah Teala’nın, ilminde ve iradesinde takdim ve tehir yoktur.Onun kaza ve hükmünü geri çevirmek mümkün değildir.

Soru:Rasulullah Efendimiz, ”Hısım ve akrabayı ziyaret ömrü uzatır” buyurumuştur.Eğer insanın tek eceli olsaydı onun uzaması düşünülemezdi?

Cevap:Bu hadisi şerifte yer alan ”ziyade”nin izahı şöyledir:Hısım ve akrabayı ziyaret etmeseydi o kimsenin ömrünün mesela elli yıl olacağı Allah’ın ilminde mevcuddu.Bunun yanında Cenab-ı Hak, onun hısım ve akrabayı ziyaret edeceğini ve bu sebeple ömrünün yetmiş yıl olacağını da biliyordu.

Bundan bilgisi olmayan insandır.Yani insan ömrünün uzayıp uzamayacağını bilemediği için akrabayı ziyaret veya sadaka vererek ömrünün Allah tarafından uzatılmasını isteyebilir.Ancak bunun olacağını veya olmayacağını Mevla zaten biliyordu.Zamanı gelince kul, bu fiili işlemiş oldu.

Burada bilmemiz gereken bir husus da, kulların, kendi geleceğini bilemediğidir.Biz hayır ile yaşamaya çalışmalıyız.Mevla’nın bizim geleceğimizi bilmesi, bizim alaka alanımz dışındadır.Çünkü yaratan O’dur, yöneten O’dur.Bize yaratılan ve yönetileniz…

KULA TAŞIYAMAYACAĞI YÜK!
Mahlukata güç yetiremeyecekleri taklifi yapmak Allah için caizdir.

Mutezile, bu cevazda da aykırı bir yol tutarak böyle bir teklifin Allah için caiz olmadığını iddia ederler.

Halbuki böyle bir teklif caiz olmasaydı ”Böyle bir teklifi bizlere yükleme!’ diye yalvarmaları manasız olurdu.İnsanların böyle yalvadıkları ve böyle yalvarmaları gerektiğini Kuran bize haber veriyor:
”Ey Rabbimiz! Bize güç yetiremeyeceğimiz şeyi yükleme.”(Bakara 286)

BU DELİLE AKIL DAYANMAZ

Allah Teala, Peygamberimize, Ebu Cehil’in kendisine inanmayacağını bildirmiştir.Ancak bu haberi tebliğden sonra peygamberine:”Ebu cehile söyle! Getirdiğin bütün hükümlerde seni tasdik etsin.” emrini vermiştir.

Halbuki bu hükümlerden biri Ebu Cehil’in iman etmeyeceği haberiydi.Binaenaleyh (teklifi mala yu’tak) Allah hakkında caiz olmasaydı nasıl olurda Ebu Cehil, kabul etmeeceği hususu tasdik etmeye davet edilirdi.
Buna rağmen böyle bir teklif Allah tarafından yapılmıştır.O halde bu mümkündür.

ALLAH DİLEDİĞİNE AZAB EDER
Allah Teala’nın geçmiş bir sevap ve suçu olmaksızın, dilediği kuluna azap etmesi veya nimet bahşetmesi mümkündür.Yani Allah, bunları zahiri sebep olmaksızında yapabilir.

Mutezile, bu hükümde de Ehli Sünnet vel-cemaate muhalefet etmiştir.Onlara göre azap ve nimet ancak sabık yani geçmiş bir suç veya sevaptan ileri gelebilir.Onlar, böyle br sebep olmaksızın ceza ve mükafatın Allah hakkında mümkün olmadığını ileri sürerler.

Evet, Allah, sebepsiz olarak da azap edebilir veya nimet verebilir; çünkü o, mülkünde tasarruf eder.Bu, mülkünün dışına çıkmış bir tasarruf olarak düşünülemez.

Zulüm ise; sahibinin izni olmaksızın başkasının mülkünde tasarruf etmektir (yani istediğini yapmaktır)

Böyle bir şeyi Allah hakkında düşünmek imkansızdır.Çünkü Allah’a nisbetle hiçbir kimsenin mülkü yoktur ki, Allah’ın oradaki tasarrufu zulüm olsun.

Mesela, hayvanları kesmek, onlar için suçsuz bir elemdir.İnsanlar tarafından hayvanlara yapılan çeşitli azaplar da geçmiş suçlardan neş’et etmiş değildir.

Burada anlaşılması gereken husus; Allah-u Teala, tüm kainatın ve insanların rabbi, yaratıcısı, sahibidir.Nasıl ki bir insan maliki olduğu evin duvarını dilediği şekilde yıkabiliyor ve kisenin karışma hakkı bulunmuyorsa, Rabbimizde sahibi olduğu kainat ve insan üzerinde istediğini takdir eder.Bunun tersini iddia bir fayda getirmez.Ancak böyle inanmak inancın temizi ve Ehli sünnet olmanın gereğidir.

Diğer yandan Allah-uTeala adaletli olacağını haber vermiştir.Kimseye zulum etmeyeceğini ayetlerinde beyan etmiştir.

Bununla beraber kimse Allah (celle celaluh) hakkında ”böyle yapmak zorundadır, böyle yapmak mecburiyetindedir” diyemez.Bu inanç, Allah’ın yüceliğini bilmemekten ve sfihlikten ileri gelmektedir.Kimse yaratan ve yoktan var eden Allah-u Teala hakkında böyle konuşamaz.


YOLA DEVAM...